Simya’nın ilk ortaya çıkışı ve SİMYACILIK

SİMYACILIK Simya’nın ilk ortaya çıkış fikirleri ve bunların filizlenmesi dinlerden önceye Eski Mısır, Mezopotamya, Eski Hindistan ve Çin’e kadar dayanır. Birçok antik kutsal öğretilerde olduğu gibi simyanın da öncülü ve kurucusu olarak, Enki’nin oğlu Thoth (Ningişzida, Hermes, Quetzalcoatl, Kukulkan, Tüylü Yılan) kabul edilir. Genel olarak eski çağlardan köklenmiş olan bu uğraşıyı şöyle tarif edebiliriz: Değersiz […]

Simya’nın ilk ortaya çıkışı ve SİMYACILIK

SİMYACILIK

Simya’nın ilk ortaya çıkış fikirleri ve bunların filizlenmesi dinlerden önceye Eski Mısır, Mezopotamya, Eski Hindistan ve Çin’e kadar dayanır. Birçok antik kutsal öğretilerde olduğu gibi simyanın da öncülü ve kurucusu olarak, Enki’nin oğlu Thoth (Ningişzida, Hermes, Quetzalcoatl, Kukulkan, Tüylü Yılan) kabul edilir. Genel olarak eski çağlardan köklenmiş olan bu uğraşıyı şöyle tarif edebiliriz: Değersiz ve çokça bulunan farklı madenleri daha değerli olan altına ve gümüşe dönüştürme, bütün hastalıkları iyileştirme, hayatı sonsuz olarak uzatabilecek ölümsüzlük iksirini bulma ve düşünceleri yönlendirme yoluyla insanın nefsi ile birlikte kaderini de dönüştürme uğraşılarına simya denir.

Bu işle uğraşanlara da simyager ya da simyacı denir. Diğerlerine göre daha değerli sayılan altın ve gümüş elementleri zaten Güneş ve Ay’ı simgeliyor olduklarından dolayı, ticari olarak kullanılmaya başlamadan önce bile kutsal sayılıyorlardı. Bu göksel varlıklar hem kutsal olarak tarih boyunca ilgi gördüler hem de ruh ve nefsin gelişim süreçlerinin insana dünyasal yansıması olarak kabul edildiler. Değerli metallerin doğada bulunan katışık maden filizlerinden cıva ve diğer saflaştırmaya yarayan aracı kimyasallar ve metodlar vasıtasıyla, ateş de kullanılarak ayrıştırılmaya çalışılması; nefsin bütün karanlık dürtülerinden arınması, dönüşüp saflaşması süreçlerine benzetildi.

Her ne kadar sıradan metallerin altın gümüş gibi değerli metallere dönüştürülmesi perdesi kullanılsa da simyanın asıl işi insanın nefsini dönüştürmesi ve ilk saf benliğini geri kazandırmasıydı. İşlemler sırasında metalleri eritme, çözeltilerin kristalleşmesi, yanmaları değişik saflaştırıcı kimyasal elementlerle reaksiyona girmeleri insan nefsinin kendi saflaşma süreçlerinin birer sembolü olarak anlatılmış, ustadan çırağa öğretilmişti. Örneğin kurşun insanın hastalıklı, kaotik ruh halini simgelerken, altın ise insan ruhunun varoluştan beri gelen ancak nefsani çalışmayla tekrar geri kazanabileceği mükemmelliğini simgelemişti. Simya, insanı kendi ezeli varlığının bilgisine götüren, başlangıçtan gelen saf özelliklerini tekrar kazandırma yoluydu. Buna erişmiş kişi sadece erdemli bir insan değil, aynı zamanda varlığının kaynağının tamamiyle farkında olarak her haliyle orjinal, yaratıcılığıyla her ortamda farkı belli olan kişiydi.

Ancak elbette bu düşünce ve arayışlar zamanla Ortaçağ’ın katı muhafazakar Katolik Kilisesi’ni rahatsız etti. Kilise’nin önde gelenleri; kilise otoritesinin sarsılacağını, güçlerinin azalabileceğini düşündüler ve simyagerlere hoş gözle bakmadılar. Hristiyan Kilisesi’nin etkisiyle sıradan insanlar da simyagerlerin dini inançlara isyan eden kişiler olduğunu, Rab’bin emrine karşı geldiğini düşünmeye başladılar. Durum simyagerler için tehlike arz etmeye başlamıştı, dindarların saldırılarından kurtulmak için simyagerler kendi felsefi öğretilerini gizleyerek sadece altın yapma işi üzerinde çalıştıklarını söylemeye başladılar. Bu şekilde, dine karşı gelen isyankar biri olarak öldürülmektense, altın elde etmeye çalışan, altın hırsından gözü dönmüş hayal dünyasında yaşayan kişiler olarak görülmeyi tercih ettiler. Bu yüzden günümüzde pek çok kaynak simyayı değersiz metalleri altına ya da gümüşe dönüştürme uğraşısı ve batıl bir inanç olarak tanımlamaya devam eder. Aslında bunun yanında simyagerler, insanı, hayatını ve kaderi dönüştürme üzerinde de gizli olarak çalışmalarına devam etmişlerdi. Bu açıdan bakıldığında Astroloji makrokozmosu, yani uzaydaki yıldız ve gezegenlerin insana etkilerini anlatan, simya ise mikrokozmosu, yani insanın iç dünyasının etkilerini inceleyen ve birbirlerini tamamlayan, fakat özellikle yakın tarihin büyük kısmında bilim olarak kabul görmemiş uğraşı alanlarıdır. Gerek astroloji, gerekse simya, insanın kendini anlaması, geleceğini şekillendirmesi hakkındaki temel etkenleri, değişim ve dönüşümün bilgeliğini çalışırlar.

Levent GÖZAÇAN

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • YORUM